konya rehberi
 
  Ana sayfa
  Yazarla iletişim
  Hz. Mevlana'nın Hayatı
  Hz. Mevlana 'nın Sözleri
  Hz.Mevlana'nın Eserleri
  Akşehir
  Nasrettin Hoca
  Konya Gezilecek Yerler
  Mevlana Müzesi
  Konya Kültür Ve Tabiat Varlıkları
  Müzeler
  Camiler
  Saraylar
  Medreseler
  Türbeler
  Hamamlar
  Şadırvanlar
Hz. Mevlana'nın Hayatı

Hz. Mevlana'nın Hayatı

 

            Mevlâna 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur.

            Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.(1)

            Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı.

            Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.

            1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. (2)

            Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.(3)

            Sultânü'l-Ulemâ, 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi.

            Sultânü'l-Ulemâ vefat ettikten sonra öğrencileri bu defa oğlunun yani Mevlâna'nın etrafında toplandılar. Mevlâna'yı babasının varisi olarak görüyorlardı. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuştu. İplikçi Medresesi’ne gelenlerin ruhlarını arıtıyor, onlara vaazlar veriyordu. Medrese kendisini görmeye ve dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

            Mevlâna 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

            Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 1273 'de Hakk'ın rahmetine kavuştu.

            Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

 

            Yaşadığı dönemde ünü Selçuklu Devleti sınırlarını da aşarak Bizans’tan Semerkand’a kadar tüm İslam ülkelerine, vefatından sonra da ismi ve düşünceleri ekseninde oluşturulan tasavvuf anlayışıyla tüm dünyaya yayılmış olan Mevlana Celaleddin-i Rumi, bugün için dünyanın hemen her köşesinde insanlığın duygu ve düşünce hayatına önderlik eden mümtaz bir şahsiyettir.

 

            Anadolu’da savaşların çok yoğun olduğu bir tarihte yaşayan Mevlana; buna rağmen tüm insanlığa barışı ve hoşgörüyü salık vermiş ve tüm insanlık için bu iki kavramın ebedileşmiş haline dönüşmüştür.

           

            İnsanlığa yol gösteren Mevlana, insana özünü hatırlatan bir anlayışla onlara en ideal ve güzel olanı verme gayretini göstermiştir. Eserlerinde insana ait özellikleri çok güzel bir biçimde işleyen Mevlana ne yapılması gerektiğini ve ne yapılmaması gerektiğini çok ince bir üslupla ve örnekler vererek anlatmaktadır.

 

            Mevlana sosyal hayattan, savaştan, barıştan, birlik ve beraberlikten adalet ve zulümden kısacası hayattan bahsetmiştir. Bu konuları en büyük eseri olan Mesnevide kısa hikayeler halinde, beyit biçiminde işleyerek, insanlığa dersler vermektedir.

 

            Kah adalet ve zulümden bahsetmiş ve ;

           

            Zulüm demiriyle taşını birbirine vurma! Çünkü bu ikisi, erkek ve kadın gibi çocuk meydana getirirler.

            Zalimlerin zulmü, karanlık bir kuyudur; bütün alimler böyle söylemişlerdir.

            Daha ziyade zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Adalet “daha kötüye, daha kötü ceza verilir” buyurmuştur.

            Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak hazırlıyorsun.

            İpek böceği gibi kendi etrafını örme; kendine kuyu kazarsan bari kararlıca kaz” demiş ve hikayenin sonunu da “ Bilmiyor musun ki benim için kuyu kazarsan nihayet kendin düşersin.” diyerek bağlamıştır. (4)

 

            İnsanların arasında düşmanlık tohumları ekilmesine sebep olan hırs ve tamah hakkında;

           

            “ Ey oğul; bağı çöz özgür ol! Ne zamana kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın?

            Denizi bir testiye döksen ne alır? Ancak bir günlük kısmetini.

            Harislerin göz testisi dolmadı. Sedef, kanaatkar olduğundan inci ile doldu.

            Hırs kulağa bir şey duyurmaz, kin gözü kapatır, adama bir şey anlatmaz.

            İste ama, ölçülü iste; bir otun, bir dağı çekmeye kudreti yoktur” demektedir. (5)

 

            İnsana ait ve insanda yaşayan kötü huyların bir nevi sonucu olan  savaş ve onun karşıtı olan barış hakkında;

 

            “İnsanların savaşı, çocukların kavgasına benzer. Hepsi de anlamsız ve saçmadır.

            Sopa, madem ki savaş ve kavga aletidir; ey kör, o sopayı kır, paramparça et!

            Ben iyiyle, kötüyle kavga edemem; kavga ile işim yok! Savaşmak şöyle dursun, gönlüm barışlardan bile ürkmekte.

            Dar ve küçük bir cisimden, dalgaların birbiri ardınca zuhuru da canların barışta, savaşta birbirlerine karışmalarına benzer.

            Barış dalgaları kopar, gönüllerden kinleri giderir.

            Bunun aksine savaş dalgaları kopar, sevgileri alt üst eder” diyerek iyi ve kötüyü göstermiş ve iyi olanın seçilmesini öğütlemiştir.(6)

 

            Sonucun ayrılık olmaması, güçlü kalınması için reçeteler vermiş ve birlik beraberlik hakkında;

 

            “ Topluluktan bir an bile ayrılmak iyi bil ki şeytanın hilesinden ibarettir.

            Sen dost ol da sayısız dost gör; fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kalakalırsın.

            Şeytan kurttur, sen de Yusuf’a benzersin. Ey temiz er, sakın Yakub’un eteğini bırakma!

            Sürüden bir kuzu, yalnız başına bir yol tutup ayrıldı mı çoğu zaman bir kurt onu kapar, yer.” sözlerini söylemiş ve sonunu da şöyle bağlamıştır;

 

            “ Sözün özü şudur: Topluluğa dost ol; (eğer bulamıyorsan) put yapan gibi taştan bile olsa, kendine bir arkadaş bul!

            Çünkü kervan halkının çokluğu, yol kesenlerin belini kırar, mızraklarını köreltir.

            Şeytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz, kimsesiz bir hale kor; o halde de bulunca başını yer mahvedip gider.” diyerek toplumsal dayanışmanın önemi üzerinde durmuştur.(7)

           

            Toplumsal dayanışmadan da önce insanın kendi kusurlarını görmesi ve kendini düzeltmesini söylemektedir;

 

            “ Ey başkasının yüzünde kötü bir ben gören! Gördüğün kendi beninin aksidir, ondan nefret etme!

            “ Müminler birbirinin aynasıdır.” Bu hadisi peygamberden rivayet etmediler mi?

            Kör değilsen bu körlüğü kendinden bil! Kendine kötü de başkasına deme!

            Eğer karga kendi çirkinliğini anlasaydı, derdinden kar gibi erirdi.

            Herkes önce kendi kusurunu görseydi, halini ıslah etmekten gaflet eder miydi?

            Halk kendisinden gafildir babam, gafil! Onun için birbirlerinin kusurlarını görürler.

            Ne mutlu o kişiye ki kendi ayıbını görür. Kim birisinin ayıbını söylerse, onu kendisine almış olur….

            Ört ki, senin ayıbın da örtsünler. Kendinden emin olmadıkça kimseye gülme”(8)

 

            Bu bahislerin her biri sevgi, merhamet, şefkat, barış, hoşgörü gibi güzel hasletlerin önemine vurgu yapmaktadır. Mevlana bir gönül insanıdır ve söylediği şeyler de onun gönlünden gelen, onun engin hoşgörüsü ve insan sevgisiyle yoğrulmuş fikirleridir ve 700 yılı aşkın bir süredir insanlığa ışık tutmaktadır. 

 
   
Reklam  
   
Bugün 9 ziyaretçikişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=